ABD’nin propaganda makinesi, Kasım Süleymani suikastını meşrulaştırıyor

Andre Damon ve David North
9 Ocak 2020

Geçtiğimiz iki gündür, İran ve Irak kentlerinde milyonlarca insan Kasım Süleymani’nin öldürülmesini protesto etmek için yürüyüş yaptı. Suikasta gösterilen tepki, Trump yönetiminin, Demokratik Parti’nin ve medyanın yasadışı bir savaş eylemine meşruluk kazandırmak için kurguladığı anlatıyla çelişiyor.

Suikasttan birkaç saat sonra, devasa Amerikan propaganda makinesi, şu bitmek bilmeyen “kötü adam” siyaset teorisinin son sürümünü dolaşıma soktu. Yine bir Amerikan karşıtı günahkâr layığını bulmuştu.

Trump’ın budalaca ve sadistçe kahkahaları, beklenen koro topluluğunu buldu. CBS’in “Face the Nation” programının sunucusu Margaret Brennan, televizyonlarda yüzlerce kez yinelenen açıklamalarında, “Kasım Süleymani toplum katliam yaptı” ve “bölgede binlerce insanı öldürdü,” diyordu. Bu ifadeler, Trump’ın Demokratik Parti’deki sözde muhalifleri dahil olmak üzere sayısız politikacının açıklamasında yer aldı.

ABD’nin Irak’ta Cuma günü düzenlediği insansız hava aracı saldırısında öldürülen İranlı General Kasım Süleymani ile silah arkadaşlarının cenaze töreninde yas tutanlar; 6 Ocak 2020, Tahran, İran. (AP aracılığıyla İran Dini Liderlik ofisinden)

Başkan adayı Elizabeth Warren, monoton bir sesle, “Süleymani bir katildi, binlerce insanın ölümünden sorumluydu,” derken, eski Başkan Yardımcısı Joe Biden, “Bölge genelinde Amerikan askerlerine ve binlerce masum insana karşı suçları nedeniyle adalet önüne getirilmeyi hak etmişti,” diye ekliyordu.

Eylemin taktiksel sonuçları, Trump’ın güvenlikle ilgili uygun Kongre önderlerine danışmaması ve ABD’nin herhangi bir yakın tehlikeyle karşı karşıya olduğuna ilişkin kanıt sunmaması hakkında çekinceler ve kaygılar dile getirilse de, Süleymani’nin hedef alınmasının herhangi bir şekilde kınanması şöyle dursun, bu arsız cinayet suçuna yönelik hiçbir protesto olmadı.

Suikastın altında yatan ahlaki meşrulaştırma, karşı çıkılmayan siyasi anlatının kritik unsurudur.

Bunun nedeni, General Kasım Süleymani’nin yaşamının bir derece dürüstlükle sunulmasının, ABD’nin ve birbirini izleyen başkanlık yönetimlerinin, 70 yılı aşkın süredir İran ve tüm Ortadoğu halklarının çıkarlarının çökertilmesinde oynadığı siyasi açıdan suçlu ve ahlaken kirli rolü kabul etmeyi gerektirecek olmasıdır.

Öncelikle, bazı temel gerçekleri ifade edelim. Kasım Süleymani, bir terörist ya da katil değildi. 82 milyon nüfuslu bir devletin diplomatik temsilcisi olarak resmi yetkiyle Irak’a seyahat eden üst düzey bir ordu subayı ve siyasi liderdi.

İran ile Suudi Arabistan arasındaki barış görüşmelerini ele almak üzere Irak başbakanı ile görüşmek için Irak’a yeni inmişti. Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi, Pazar günü mecliste, “Öldürüldüğü günün sabahı Süleymani ile görüşmeyi bekliyordum, bana bir mesaj getirmişti,” diye konuştu.

Abdulmehdi, Trump’ın kendisine diplomatik çabaları için bizzat teşekkür ettiğini ve bundan, Süleymani’nin tehdit altında olmadığı izlenimini edindiğini söyledi. Hal böyleyken, İranlı general birkaç saat içinde öldürülmüş ve Abdulmehdi bunu Irak’ın egemenliğinin ağır bir ihlali olarak kınamıştı.

Süleymani, 11 Mart 1957’de, bir çiftçi ailesinde doğdu. İflas eden babasının hükümetten aldığı kredi borçlarını ödeyememesi üzerine hapse atılmasıyla birlikte, ailesinin borçlarını ödemeye yardımcı olmak için 13 yaşında inşaatlarda çalışmaya gitti.

1953’te, Süleymani’nin doğumundan dört yıl önce, ABD, İran’ın demokratik olarak seçilmiş hükümetini devirmiş ve Muhammad Rıza Pehlevi’nin diktatörlüğünü kurmuştu. Bu, şimdiye kadar CIA tarafından düzenlenen en kötü ünlü darbelerden biriydi. ABD, milliyetçi önder Muhammed Musaddık’ı iktidardan indirdikten sonra, kitlesel bir desteğe sahip olan Komünist Parti’ye (Tudeh) karşı bir terör devri başlattırdı.

Binlerce İranlı işçi, aydın ve genç hapishanelere ve SAVAK gizli polisinin işkence odalarına atıldı.

Amerikan Bilim İnsanları Federasyonu’na (FAS) göre, SAVAK “binlerce siyasi tutukluya işkence yapılmasından ve öldürülmelerinden” sorumluydu. FAS’a göre, gizli polisin yöntemleri arasında, “elektrik şoku, kırbaç, dayak, kırık camların içine sokma ve rektuma kaynak su dökme, testislere ağırlık bağlama ve diş ve tırnak çekme” bulunuyordu.

İsrail’in müttefiki olan İran, Amerika’nın “Basra Körfezi’ndeki jandarması” işlevini görüyordu. ABD, “Nixon Doktrini” doğrultusunda, Ortadoğu’daki egemenliğinin Suudi Arabistan ile birlikte “iki ayağı”ndan biri olarak görülen Şah rejimine çok büyük miktarda silah akıtıyordu. ABD’nin İran’a silah transferi, 1970’te 103,6 milyon dolardan 1972’de 552,7 milyon dolara çıktı. ABD, Şah’ın terör rejiminin zapt edilemez olduğundan emindi.

Aralık 1977’de, Başkan Jimmy Carter, Şah’ı şu sözlerle bizzat kutluyordu: “İran, dünyanın en sıkıntılı bölgelerinden birinde yer alan bir istikrar adası.”

Süleymani’nin büyüyüp yetişkinliğe adım attığı İran buydu.

Fakat 1978’de, devasa bir halk hareketi hızla ülke geneline yayıldı. Şah’ın, ABD’nin teşvikiyle toplu katliamlar yaparak iktidara tutunma çabası başarısız oldu. Şah rejiminin yıkılmasında en önemli rol, özellikle İran ekonomisinin kritik petrol sektörünü devre dışı bırakan grevlerle, işçi sınıfı tarafından oynanmıştı.

Stalinist Tudeh partisinin ihanetleri nedeniyle, devrimin önderliği, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin önderlik ettiği dini milliyetçilerin eline geçti. Ancak devrimin, ABD’nin İran’a yönelik yeni sömürgeci baskısından duyulan nefretle körüklendiği tartışmasızdı. Şah’ın devrilip Ayetullah Humeyni’nin 11 Şubat 1979’da iktidara gelmesinin ardından, 22 yaşındaki Süleymani, Devrim Muhafızları’na katıldı.

Eylül 1980’de, Saddam Hüseyin rejimi ile ittifak kuran ABD, Irak’ı İran’a saldırması için cesaretlendirdi ve bir milyondan fazla insanın ölümüne yol açan sekiz yıllık yıkıcı bir savaşa neden oldu. On binlerce İranlı öldürüldü. Bir kısmının ölüm nedeni, Irak’ın ABD’nin yardımıyla yaygın biçimde kimyasal silah kullanmasıydı. Süleymani’nin belirgin bir askeri figür olarak ortaya çıkması, bu savaş sırasında oldu.

Irak’ın yenilgisini önlemeye kararlı olan Reagan yönetimi, Irak’a silah, lojistik destek ve kritik bilgiler sağladı. Ama onun İran’a karşı en kötü hatırlanan müdahalesi, 3 Temmuz 1988’de geldi. Amerika Birleşik Devletleri Donanması, sivil bir yolcu uçağını kasten hedef aldı ve İran Hava Yolları’nın 655 sefer sayılı uçuşunu yapan uçak düşürüldü. Uçaktaki 66’sı çocuk 290 kişinin tamamı öldü. Savaş, bir ay sonra sona erdi.

Kasım Süleymani’nin politikası, bir burjuva milliyetçisinin politikasıydı. Ama bir subay olarak, tarihsel olarak ezilen bir ülkenin savunmasına girmişti. Süleymani’nin bir subay olarak sorumluluklarını yerine getirirkenki “acımasızlığı”nın, kendi savaş deneyimlerine ve ABD ile İsrail’den doğan aralıksız tehditlere verilen bir karşılık olduğu varsayılabilir.

Süleymani’yi bir katil olarak kınayan aynı medya sözcüleri, ABD’nin 1991’de Irak’ı ilk kez istila etmesinden beri –Clinton yönetiminin yüz binlerce insanı öldüren acımasız yaptırımları dahil– işlediği suçlar karşısında sessizler.

ABD, Irak’ın 2003’te ikinci kez istila edilmesinden sonra, Ebu Garib hapishanesindeki tutuklulara sadistçe işkence yapılıp tecavüz edilmesinden Felluce’deki katliama ve 2017’de Musul’da sözde IŞİD karşıtı harekat sırasında gerçekleştirilen toplu kıyıma kadar sayısız savaş suçuna bulaşmıştır. Bunlara, 2017’de Deniz Komandosu Edward Gallagher’ın yaralı bir genci bıçaklayıp, öldürülmüş bir hayvanı gösterir gibi cesetle poz vermesi de dahildir.

2017’de, Trump, sıradanmışçasına, “Birçok katilimiz var. Sizce ülkemiz çok mu masum?” demişti. Trump, iki yıl sonra, Ekim 2019’da, Twitter’da, ABD’nin Ortadoğu’da “sahte ve artık yanlışlığı kanıtlanmış KİTLE İMHA SİLAHLARI”na dayanarak başlattığı savaşların sonucunda “milyonlarca insan öldü,” diye yazdı.

Ama ABD medyasına kalırsa, Trump’ın eski savunma bakanı olan Felluce kasabı James Mattis’e “Kuduz Köpek” olarak rağbet gösterilmesinde olduğu gibi, ABD ordusunun şiddet eylemleri kutlanmalı ve Mattis’in, insanları “vurmak eğlenceli,” açıklamasına gülüp geçilmelidir.

Medya, Trump’ın cinayetine zemin hazırlanmasına yardımcı olmuştur. New York Times, Washington Post ve diğer büyük ABD gazeteleri, yargısız infazları tekrar tekrar haklı göstermiştir.

Rudyard Kipling’in bir şiiri şu ünlü satırlarla biter: “Katiller tarafından değil, sadece arkadaşları tarafından yönetiliyoruz.”

Şair bugün yaşıyor olsaydı, mevcut gerçekliğe uyarlamak için son satırı şöyle değiştirmek zorunda kalırdı:

“Amerikan halkı, cinayetleri arkadaşları tarafından onaylanan katiller tarafından yönetiliyor.”