Troçki’nin Son Yılı

Beşinci Bölüm

David North
9 Ekim 2020

Lev Troçki suikastının 80. yıldönümü üzerine yazı dizisinin beşinci bölümü.

Birinci Bölüm | İkinci Bölüm | Üçüncü Bölüm | Dördüncü Bölüm | Beşinci Bölüm | Altıncı Bölüm

Troçki, Sosyalist İşçi Partisi (SWP) delegasyonunun Haziran 1940’taki Coyoacán ziyareti sırasında James P. Cannon ve Farrell Dobbs ile yaptığı tartışmalarda, SWP’nin sendikalar içindeki çalışmaya yönelik aşırı sendikalist yaklaşımına ilişkin endişelerini dile getirmişti. Siyasete, yani devrimci sosyalist stratejiye yeterince ilgi yoktu. Bu, SWP’nin Roosevelt yanlısı sendikacılara uyarlanmasında ifade bulmuştu. Troçki, bunu, “korkunç bir tehlike” olarak tarif etmişti. [1] Parti önderlerine, “Bolşevik politikalar sendikaların dışında başlar” diye hatırlatmanın gerekli olduğunu hissetmişti. [2]

Troçki'nin, SWP önderlerinin ziyareti sırasında ortaya çıkan meselelere ilişkin tartışmayı sürdürmeyi ve derinleştirmeyi amaçladığı açıktır. Onların Meksika’dan ayrılmalarının ardından, Troçki, sendikaların analizine ayrılan bir makale üzerinde çalışmaya koyulmuştu. Yazı taslağı, suikasta uğramasından sonra Troçki’nin masasında bulundu ve ölümünden sonra, teorik dergi Fourth International’ın Şubat 1941 sayısında yayımlandı. Yazının başlığı, Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar’dı.

Lev Troçki ve eşi Natalya Sedova

Troçki, yazılarında karakteristik olduğu üzere, sendikalara ilişkin analizini uygun tarihsel ve uluslararası bağlama yerleştirmeye ve tek tek önderlerin kişisel motivasyonlarından ve gerekçelerinden ayrı olarak bu örgütlerin politikalarını belirleyen temel süreçleri saptamaya çalıştı. Sendikalarda çalışma konusunda Marksist, yani gerçekten devrimci bir yaklaşım geliştirmek ancak bu nesnel temelde mümkündü. Troçki’nin makalesi, sendikaların dünya kapitalist düzeni içindeki yerinin özlü bir şekilde saptanmasıyla başlıyordu:

Dünyanın dört bir yanında çağdaş sendikal örgütlenmelerin gelişiminde ya da daha doğru bir ifadeyle yaşadıkları yozlaşmada ortak bir özellik bulunuyor: devlet iktidarına yakınlaşıyorlar ve onunla birlikte büyüyorlar. Bu süreç tarafsız, Sosyal Demokrat, Komünist ve “anarşist” bütün sendikalara eşit bir biçimde damgasını vurmaktadır. Tek başına bu gerçek bile, bu “birlikte büyüme” eğiliminin şu ya da bu doktrinden değil, bütün sendikalar için ortak olan toplumsal koşullardan kaynaklandığını gösterir.

Tekelci kapitalizm, rekabete ve serbest özel girişime değil, merkezileşmiş kumandaya dayanır. Kudretli tröstlerin, şirket gruplarının, bankacılık konsorsiyumlarının ve diğerlerinin başında yer alan kapitalist klikler, ekonomik yaşama devlet iktidarıyla aynı yükseklikten bakmakta ve her adımda devlet iktidarının işbirliğine gereksinim duymaktadır. Buna karşılık sanayinin en önemli dallarında örgütlü sendikalar, kendilerini farklı işletmeler arasındaki rekabetten faydalanma olanağını yitirmiş bir konumda bulmaktadırlar. Sendikaların devletle çok sıkı bağları olan, merkezileşmiş bir kapitalist hasımla uğraşmaları gerekmektedir. [3]

Modern kapitalist gelişmenin bu evrensel özelliğinden yola çıkan Troçki, sendikaların—kapitalist çerçeveyi kabul ettikleri ölçüde—bağımsız bir konumu sürdüremeyeceklerini savundu. Sendikaların yöneticileri—bürokrasi—devleti kendi tarafına çekmeye çalışıyordu; bu, kapitalist devlete düşman olmak şöyle dursun, ancak ondan bağımsız çıkarlarının olmadığını göstererek elde edilebilecek bir hedefti. Troçki, bu tabiyetin kapsamını ve sonuçlarını netleştirmek için şunları yazıyordu: “Faşizm, sendikaları devlet organlarına dönüştürerek yeni bir şey icat etmiş değildir; yalnızca, emperyalizme içkin olan eğilimleri nihai sonucuna götürmüştür.” [4] Troçki, modern emperyalizmin gelişmesinin, eski sendikalar içinde herhangi bir demokrasi görüntüsünün ortadan kaldırılmasını gerektirdiğini vurguladı. Meksika’da, diyordu Troçki, sendikalar “eşyanın doğası gereği yarı totaliter bir karakter kazanmış durumdalar.” [5]

Troçki, işçi kitleleri sendikalarda örgütlü kalmayı sürdürdüğü için, devrimcilerin sendikalar içinde çalışmaya devam etmeleri gerektiği konusunda ısrarcıydı. Aynı nedenle ve yalnızca bu nedenle, Troçki, “faşizm tarafından zorla yaratılmış olan işçi örgütlerinin içinde mücadeleyi terk etmemiz de söz konusu olmaz,” diyordu. [6] Açıktır ki Troçki, faşist sendikaların, işçi sınıfının çıkarlarını temsil etme anlamında “işçi örgütleri” olduklarını düşünmüyordu. Taktik bir gereklilik olarak sendikalar içinde çalışmak, bu gerici toplumsal tabakaya (bürokrasiye) bir güvenoyu vermek şöyle dursun, bürokrasiyle uzlaşmak anlamına gelmiyordu. Marksistlerin bütün koşullar altında sendikalar içindeki müdahalelerinin amacı, “kitleleri sadece burjuvaziye değil, fakat aynı zamanda sendikaların kendi içindeki totaliter rejimlere ve bu rejimi yürüten yöneticilere karşı da seferber” etmekti. [7]

Troçki, emperyalizmin bürokratik ajanlarına karşı mücadelenin temeli olması gereken iki slogan öneriyordu. İlki, “kapitalist devlet karşısında sendikaların tam ve koşulsuz bağımsızlığı” idi [vurgu özgün metinde]. Bu slogan, “sendikaları işçi aristokrasisinin organları olmaktan çıkarıp, sömürülen geniş kitlelerin organları haline getirmeye yönelik bir mücadele vermek” anlamına geliyordu. [8] Ancak bunun başarıya ulaşması, işçi kitlelerinin devrimci partiye ve sosyalizm programına kazanılmasına ayrılmaz bir şekilde bağlıydı.

ABD’deki durumu değerlendiren Troçki, işkolu sendikalarının aniden ortaya çıkışını büyük bir gelişme olarak görmüştü. CIO’nun [Sanayi Örgütleri Kongresi] yükselişi, diye yazıyordu, “emekçi kitleler içindeki devrimci eğilimlerin yadsınamaz kanıtıdır.” [9] Fakat yeni sendikaların zayıflığı şimdiden gün gibi ortadaydı:

Bununla birlikte, bu yeni “solcu” sendikal örgütlenmenin kurulur kurulmaz emperyalist devletin çelikten kucağına oturmuş olması da son derece anlamlı ve dikkate değer bir durumdur. Eski federasyonla yenisinin tepe yönetimleri arasındaki mücadele, büyük ölçüde Roosevelt ve onun kabinesinin sempatisini ve desteğini kazanma mücadelesine indirgenebilir. [10]

Kapitalizmin küresel krizinin yoğunlaşması ve toplumsal gerilimlerin aşırı şiddetlenmesi, ABD’de ve dünya genelinde, sendikalar içinde sağa doğru keskin bir dönüşe neden oldu; yani, sendikalar, işçi sınıfının kapitalizme yönelik direnişine daha da aşırı bir baskıyla karşılık verdiler. “Sendikal hareketin önderleri,” diyordu Troçki, “bunun muhalefet oyunu oynamanın zamanı olmadığını sezinlediler ya da anladılar ya da anlamak zorunda bırakıldılar.” Sendika yetkilileri, burjuva egemenliğinin en baskıcı biçimlerinin sağlamlaştırılması sürecinde masum seyirciler değildi. Troçki, açıkça şunu belirtiyordu: “Bu temel özellik, totaliter rejime doğru kayış, bütün dünyadaki işçi hareketlerinde yaşanmaktadır.” [11]

Sosyalist İşçi Partisi, “ilerici” sendikacı liderlerle dostane ilişkiler olasılığı konusunda en ufak bir yanılsamaya bile sahip olduğu ölçüde, emperyalizm çağında işçi bürokrasilerinin tarihsel rolünü ayırt etmekte başarısız olurdu. Troçki, SWP delegasyonundan oldukça cesur ama şaşırtıcı derecede saf yoldaş Antoinette Konikow’u şöyle uyarmıştı: “Lewis [Birleşik Maden İşçileri sendikasının ünlü lideri] bizi oldukça becerikli bir şekilde öldürür…” [12]

Troçki’nin makalesinin son paragrafı, sendikaların karşı karşıya olduğu tarihsel durumu şöyle özetliyordu:

Terimin eski anlamıyla –farklı eğilimlerin bir ve aynı kitle örgütünün çatısı altında az çok özgürce mücadele edebildikleri– demokratik sendikalar, bundan böyle var olamazlar. Tıpkı burjuva demokratik devleti geri getirmenin olanaksız olması gibi, eski isçi demokrasisini geri getirmek de olanaksızdır. Birinin kaderi diğerininkini yansıtmaktadır. Gerçekte, sınıfsal anlamda sendikaların burjuva devlet karşısında bağımsızlığı ancak bütünüyle devrimci bir önderlik tarafından, yani Dördüncü Enternasyonal’in önderliği tarafından sağlanabilir. Doğal olarak bu önderlik rasyonel olmak zorundadır ve olabilir ve bugünkü somut koşullar altında sendikalarda mümkün olan azami demokrasiyi uygulamaya koyabilir. Fakat Dördüncü Enternasyonal’in siyasi önderliği olmaksızın sendikaların bağımsızlığı olanaksızdır. [13]

Bu satırlar, bundan seksen yıl önce yazılmıştı. Troçki’nin sendikaların yozlaşmasına—devlet iktidarıyla ve şirket yönetimleriyle bütünleşmelerine—dair yaptığı çözümleme, olağanüstü ileri görüşlüydü. Sendikaların, devletin ve kapitalist şirketlerin “birlikte büyüme” eğilimi, II. Dünya Savaşı sonrası dönem boyunca devam etti. Dahası, küresel ekonomik bütünleşme ve ulusötesi üretim süreci, sendikaları sınırlı sosyal reformlar için baskı yapabilecekleri ulusal bir çerçeveden mahrum bıraktı. Asgari kazanımlar elde etmek için sınıf mücadelesi yöntemlerine en ılımlı seviyede başvurmaya bile yer kalmadı. Sendikalar, şirketlerden tavizler koparmak yerine, işçilerden taviz koparmaya hizmet eden devlet ve şirket uzantılarına dönüştü.

Sonuç olarak, sendika denen bürokratik-korporatist yapılarda “işçi demokrasisi”nden geriye bir iz kalmıyor. Eski terminoloji varlığını sürdürüyor. AFL-CIO ve ona bağlı örgütler gibi korporatist örgütler, halen “sendika” olarak adlandırılıyor. Ancak bu örgütlerin gerçek pratiğinin, geleneksel olarak “sendika” sözcüğüyle ilişkili sosyoekonomik işlevle hiçbir ilişkisi yoktur. Devrimci partinin pratiği, görünüşte tarif ettiği olgunun evrimini yansıtmayan terminolojinin eleştirisiz bir şekilde kullanımına dayandırılamaz. Eski örgütlerin yozlaşmasının üstesinden basitçe onları “sendika” olarak adlandırarak gelinemez. Troçki’nin Eylül 1939’da, Shachtman’a ve Burnham’a karşı mücadelenin ilk aşamalarında ısrarla vurguladığı gibi, “Olguları oldukları gibi ele almalıyız. Gerçek ilişkileri ve çelişkileri başlangıç noktamız olarak alarak politikamızı inşa etmeliyiz.” [14]

İşçi demokrasisi uğruna mücadele ve işçi sınıfı örgütlerinin tam bağımsızlığı, günümüzde devrimci programın kritik unsurları olmayı sürdürmektedir. Fakat bu perspektif, eski örgütlerin yenilenmesiyle gerçekleşmeyecek. Seksen yıllık bir döneme uzanan korporatist yozlaşma süreci, en istisnai koşullar dışında, eski sendikaların canlanmasını imkânsız kılmaktadır. Günümüz koşullarına uyan politika, Troçki’nin 1938’de Geçiş Programı’nda gündeme getirdiği alternatif stratejik yoldur: “mümkün olan her durumda, hatta gerektiğinde tutucu sendika aygıtları ile doğrudan bir kopuş karşısında bile geri çekilmeden, burjuva topluma karşı kitlesel mücadelenin görevlerine daha sıkı biçimde uyumlu bağımsız militan örgütler kurmak.” [15]

* * * * *

7 Ağustos 1940’ta, ölümünden tam iki hafta önce Troçki, “Amerikan Sorunları” üzerine bir tartışmaya katılmıştı. Zorunlu askerlikle ilgili bir soruya yanıt veren Troçki, parti üyelerinin zorunlu askerlikten kaçmaması gerektiğinde ısrar etti. Kendi kuşaklarının seferber edildiği koşullar altında onları ordunun dışında tutmak bir hata olurdu. SWP, savaşın gerçekliğinden uzak duramazdı:

Bu toplumun yaşamının, politikanın, her şeyin savaş üzerine kurulacağını anlamamız gerekiyor; dolayısıyla, devrimci program da savaş üzerine kurulmalıdır. Savaş gerçeğine, hayalci düşüncelerle ve göstermelik barışseverlikle karşı çıkamayız. Kendimizi bu toplum tarafından yaratılmış arenaya yerleştirmeliyiz. Bu arena korkunç (bu bir savaş) ama güçsüz olduğumuz ve toplumun yazgısını ellerimize alamadığımız sürece; egemen sınıf bize bu savaşı dayatacak kadar güçlü olduğu sürece, bu zemini faaliyetimizin üssü olarak kabul etmek zorundayız. [16]

Troçki, işçi kitleleri arasında Hitler’e ve Nazilere karşı derin ve haklı bir nefret olduğunun farkındaydı. Parti, ulusal şovenizme taviz vermeden, ajitasyonunu ve siyasi formülasyonlarını politik olarak kafası karışık yurtsever ruh hallerine uygun hale getirmek zorundaydı.

Askerileştirmeden kaçamayız ama bu mekanizmanın içinde sınıf çizgisini gözetebiliriz. Amerikan işçileri Hitler tarafından yenilgiye uğratılmak istemiyorlar. İşçi, “bir barış programına sahip olalım” diyenlere, “iyi ama Hitler bir barış programı istemiyor” yanıtını verecektir. Bu yüzden biz şunu söylüyoruz: Biz ABD’yi bir işçi ordusuyla, işçi subaylarla, bir işçi hükümetiyle vb. savunacağız. Eğer daha iyi bir gelecek bekleyen barışseverler değil de aktif devrimciler isek, görevimiz tüm askeri mekanizmanın içine işlemektir. ...

Fransa örneğini sonuna kadar kullanmalıyız. Şunları söylemeliyiz: “İşçiler, sizi uyarıyorum, onlar (burjuvalar) size ihanet edecekler! Hitler’in dostu olan Petain’e bakın. Bu ülkede de aynı şeylerin yaşanması mı gerekiyor? İşçilerin denetimi altında kendi mekanizmamızı yaratmalıyız.” Kendimizi şovenistlerle ya da şaşkın kendini koruma düşünceleriyle özdeşleştirmemek için dikkatli olmalıyız ama onların duygularını anlamalı, bu duygulara eleştirel şekilde uyum sağlamalı ve kitlelerin durumu daha iyi anlamasını sağlamalıyız. Tersi durumda, bir sekt olmaya devam edeceğiz ki bu, barışseverliğin en sefil türü olacaktır. [17]

Troçki’ye, Amerikan işçisinin siyasi geriliğinin faşizmin yayılmasına direnme becerisini nasıl etkileyeceği sorulmuştu. Troçki, yanıtında, işçi sınıfının basite indirgenmiş ve tek taraflı bir şekilde değerlendirilmesine karşı uyarıda bulundu. “ABD işçi sınıfının geriliği, yalnızca göreli bir terimdir. Çok önemli birçok açıdan o, dünyadaki en ilerici işçi sınıfıdır: teknik olarak ve yaşam standardı bakımından.” [18] Her halükarda, nesnel gelişmeler, sınıf bilincinin gelişmesi için kuvvetli bir itici güç sağlayacaktı. Troçki, Amerikan işçi sınıfının gelişimindeki çelişkileri şöyle vurguluyordu:

Grevlerde gördüğümüz gibi, Amerikan işçisi çok mücadeleci. Dünyadaki en isyancı grevleri yaptılar. Amerikan işçisinin gözden kaçırdığı şey, bir bütün olarak toplumdaki sınıfsal konumuna dair bir genelleme veya analiz ruhudur. Bu sosyal düşünce eksikliğinin kökeni, ülkenin bütün tarihinde yatmaktadır—herkesin zengin olması için sınırsız olanaklar perspektifiyle Uzak Batı. Şimdi hepsi gitti ama zihin geçmişte kalıyor. İdealistler, insan zihniyetinin ilerici olduğunu düşünür ancak gerçekte o, toplumun en muhafazakâr unsurudur. Tekniğiniz ilerici ama işçinin zihniyeti çok geride kalmaktadır. Gerilikleri, sorunlarını genelleme konusundaki yetersizliklerinden oluşuyor: her şeyi kişisel olarak düşünüyorlar. [19]

Yine de, kitle bilincinin gelişmesindeki tüm nesnel zorluklara ve sorunlara rağmen Troçki, ABD’nin faşizmin eşiğinde olduğu görüşünü reddetti ve şu öngörüde bulundu: “ABD’de sonraki tarihsel dalgalar, kitlelerin radikalizm dalgaları olacak; faşizm değil.” Faşizmin zaferinin temel koşulu, işçi sınıfının siyasi moral bozukluğuydu. Bu koşul, Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut değildi. Bu nedenle, Troçki, röportajcılara güvenle şunları belirtiyordu: “Faşistler baskın bir güç haline gelmeden önce ABD’de iktidarı kazanmak için pek çok olanağa sahip olacağınıza eminim.” [20]

Troçki’nin faşizm analizi, diyalektik ve aktifti; mekanik ve pasif değil. Faşizmin doğurduğu tehlike, yalnızca nicel ölçümler temelinde belirlenemezdi. Faşizmin zaferi, kapitalist seçkinlerin ve burjuva devlet aygıtının açık ve gizli sempatisi ve desteğiyle beraber, faşizm taraftarlarının sayısal büyümesinin sonucu değildi sadece. 7 Ağustos tartışmasından sonra Troçki, başka bir makale daha dikte ettirdi. “Bonapartizm, Faşizm ve Savaş” başlıklı bu yazı, ölümünden sonra Fourth International dergisinin Ekim 1940 sayısında yayımlandı.

Dwight Macdonald

Bu yazının amacı, sadece 7 Ağustos tartışmasında ortaya çıkan sorunları açıklığa kavuşturmak değil, aynı zamanda Shachtman-Burnham azınlığının destekçilerinden Dwight Macdonald’ın bir makalesine cevap vermekti. Macdonald’ın, Partisan Review adlı sol derginin Temmuz-Ağustos 1940 sayısında yayımlanan makalesi, Marksizmden kopmakta olan ve sağa kayan küçük burjuva aydınların morali bozuk kuşkuculuğunu ifade ediyordu. Hitler’in askeri başarılarıyla dehşete düşen Macdonald, Nazi rejimini, dayanıklılığı Troçki tarafından hafife alınmış “yeni bir toplum türü” ilan ediyordu. [21]

Küçük burjuva azınlığın Sovyetler Birliği ile ilgili teorik doğaçlamalarını güdüleyen aynı yüzeysel izlenimcilik, Macdonald tarafından Üçüncü Reich’a uygulandı. O, çıldırmışçasına, Hitler yönetimindeki Alman ekonomisinin “kârdan ziyade üretim temelinde örgütlendiğini” ilan etti. [22] Bu, hiçbir şeyi açıklamayan boş bir cümleydi. Macdonald şunları belirtiyordu: “bu modern totaliter rejimler geçici durumlar değildir: sadece eski biçimleri manipüle etmekle kalmayıp, onların iç canlılıklarını da yok ederek, temel ekonomik ve toplumsal yapıyı çoktan değiştirmişlerdir.” [23]

Macdonald şunu öne sürüyordu: “Naziler kazandı, çünkü Napolyon’un askeri yenilikleri kadar açık bir şekilde,” düşmanlarının eski kapitalist sistemlerini aşan “yeni bir toplum türünü ifade eden yeni bir tür savaş yapıyorlardı.” [24] Mcdonald’ın Nazilerin ekonomik sistemini cahilce idealize etmesinin gerçeklikle pek ilişkisi yoktu. 1933 ile 1939 arasında, ulusal borç üç katına çıkmıştı ve rejim faiz ödemelerini karşılamaya çalışıyordu. Hitler’in savaş kararının büyük ölçüde ekonomik çöküş korkusundan kaynaklandığı yaygın olarak kabul edilmektedir. Tarihçi Tim Mason’ın açıkladığı gibi:

Bu diktatörlük ve silahlanma eliyle üretilmiş yapısal gerilimler ve krizler rejiminin açık olduğu tek “çözüm”, daha fazla diktatörlük ve silahlanma, ondan sonra genişleme, sonra savaş ve terör, sonra yağma ve köleleştirme idi. Kesin ve hep var olan alternatif, çöküş ve kaostu ve bu yüzden, tüm çözümler geçici, telaşlı, zayıf işlerdi; acımasız bir temanın etrafında gitgide daha barbarca doğaçlamalardı. … İnsan gücünün ve materyallerin yağmasına yönelik bir savaş, Ulusal Sosyalist egemenlik altındaki Alman ekonomik gelişiminin korkunç mantığıyla örtüşüyordu. [25]

Troçki, Macdonald’ın makalesini “çok gösterişçi, çok kafası karışık ve aptalca” diye niteledi. [26] Macdonald’ın Nazi toplumu çözümlemesini çürütmek için zaman ayırmaya gerek görmedi. Fakat Troçki, Macdonald’ın, morali bozuk küçük burjuva aydınlarda tipik olduğu üzere, faşizmin ilerlemesinin altında yatan siyasi dinamiği irdeleyememesine yanıt verdi. Faşizmin zaferi, her şeyden önce, kitlesel işçi sınıfı partilerinin ve örgütlerinin önderliğinin felaket getiren başarısızlığının sonucuydu. Faşizm, kapitalist sistemi devirme fırsatlarını boşa harcadığı için işçi sınıfına verilen siyasi cezadır. Faşizm neden zafer kazandı? Troçki bunu şöyle açıklıyordu:

Hem teorik analiz hem de son çeyrek yüzyılın zengin tarihsel deneyimi, faşizmin her seferinde aşağıdakilerden oluşan belirli bir siyasi döngünün son halkası olduğunu eşit bir güçle göstermiştir: kapitalist toplumun en ağır krizi; işçi sınıfının radikalleşmesinin büyümesi; kır ve kent küçük burjuvazisinin işçi sınıfına sempatisinin artması ve değişim özlemi; büyük burjuvazinin aşırı kafa karışıklığı; onun devrimci doruk noktasından kaçınmayı amaçlayan korkakça ve haince manevraları; proletaryanın tükenmesi; giderek artan kafa karışıklığı ve ilgisizlik; toplumsal krizin şiddetlenmesi; küçük burjuvazinin çaresizliği ve değişim özlemi; küçük burjuvazinin kolektif nevrozu; mucizelere inanmaya hazır olması; şiddet içeren önlemlere hazır olması; beklentilerine ihanet eden proletaryaya düşmanlığının büyümesi. Bunlar, faşist bir partinin hızlı bir şekilde kurulmasının ve zaferinin öncülleridir. [27]

Troçki, Amerikan gelişmelerinin döngüsünde, durumun faşistler için henüz elverişli olmadığını savunarak şöyle devam ediyordu: “Amerika Birleşik Devletleri’nde işçi sınıfının radikalleşmesinin, neredeyse yalnızca sendikal hareket alanında (CIO), ancak başlangıç aşamalarından geçtiği apaçık ortadadır.” [28] Faşistler, savunma pozisyonu almışlardı. Hiçbir şeye karışmadan öylece otururken zaferin mümkün olup olmadığını merak edenlerin kuşkularına karşı çıkan Troçki, şunları yazıyordu:

Hiçbir iş, güçlü bir devrimci önder-partiyi yaratmayı başarıp başaramayacağımız hakkında spekülasyon yapmaktan daha boş olamaz. Önümüzde, devrimci aktivizm için her türlü haklı nedeni sağlayan elverişli bir perspektif uzanmaktadır. Açılmakta olan fırsatlardan yararlanmak ve devrimci partiyi inşa etmek gerekmektedir. …

Gericilik bugün, modern insanlık tarihinde belki de daha önce hiç olmadığı kadar güce sahiptir. Ancak sadece gericiliği görmek affedilemez bir hata olur. Tarihsel süreç, çelişkili bir süreçtir. Deneyim biriktiren ve yeni siyasi perspektiflere açık hale gelen kitleler arasında, resmi gericiliğin örtüsü altında derin süreçler yaşanıyor. Son emperyalist savaş döneminde bile o kadar güçlü olan demokratik devletin eski tutucu geleneği, bugün ancak son derece istikrarsız bir kalıntı olarak mevcuttur. Son savaşın öngününde, Avrupalı işçiler sayısal olarak güçlü partilere sahiptiler. Ancak gündem, reformlar ve kısmi kazanımlardı; asla iktidarın zaptı değil.

Amerikan işçi sınıfının bugün bile kitlesel bir işçi partisi yok. Fakat nesnel durum ve Amerikan işçilerinin biriktirdiği deneyim, çok kısa bir süre içinde iktidarın zaptı sorununu gündeme getirebilir. Bu perspektif, ajitasyonumuzun temeli haline getirilmelidir. Bu yalnızca kapitalist militarizm karşısındaki tavır ve burjuva devleti savunmayı reddetme meselesi değil; doğrudan doğruya iktidarın zaptına ve proleter anayurdun savunulmasına hazırlanma meselesidir. [29]

Macdonald, faşizmin zaferinde Marksizmin ve tüm sosyalist perspektifin belirleyici biçimde çürütülmesini gören morali bozulmuş küçük burjuva aydınların safları hızla genişleyen tabakasının somut örneğiydi. Durum, nereden bakılırsa bakılsın, umutsuzdu. Macdonald şunları yazıyordu:

İşçi sınıfı, şimdiye kadar faşist boyunduruktan kaçtığı her yerde tam bir geri çekilme içinde değil mi? Ve işçiler ilerleyen zamanlarda bazı isyan belirtileri gösterseler bile, önderliklerini nerede bulacaklar? Yozlaşmış ve saygınlığını yitirmiş İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerden mi? Yoksa sekter kavgalarla bölünmüş küçük, izole devrimci gruplardan mı? Ve son olarak, tüm devrimci bilimin kaynağı olan Marksizmin otoritesi, öğrencilerinin son yirmi yılın tarihsel gelişmelerine pratikte ve teorik anlayışta yeterli cevaplar verememesiyle sarsılmadı mı?

Bu soruların en azından haklı olduğunu itiraf etmeliyim. Belli çevrelerde tercih edilen “devrimci iyimserlik” türü—daha kötü şeyler ortaya çıktıkça daha inatçı ve akıldışı hale gelen bir iyimserlik—bana sosyalizm davasına hizmet etmiyor gibi görünüyor. Devrimci hareketin son yirmi yılda kesintisiz bir dizi büyük felakete uğradığı gerçeğiyle yüzleşmeli ve Marksizmin en temel öncüllerini soğuk ve kuşkucu bir gözle yeniden incelemeliyiz. [30]

Macdonald kendi cenaze ağıtına “Sosyalizmin Gerekçesi” başlığını koymuştu. Oysa bu daha çok, onun evriminin kısa sürede kanıtladığı üzere, sosyalizmi inkâr gerekçesiydi.

Troçki, morali bozuk kuşkucuların, “sosyalizm yerine faşizm geldiği” için Marksizmin başarısızlığını ilan ettiklerini gözlemliyordu. Ancak kuşkucular, eleştirilerinde, kişisel moral bozukluğunun yanı sıra mekanik ve pasif bir tarih anlayışını açığa vuruyorlardı. Marx, sosyalizmin zaferini vadetmemişti; yalnızca kapitalist toplumda var olan ve sosyalizmi mümkün kılan nesnel çelişkileri ortaya koymuştu. Ama hiçbir zaman sosyalizmin otomatik olarak elde edilebileceğini iddia etmemişti. Doğrusu, Marx, Engels ve Lenin, sosyalizm mücadelesini baltalayan oportünist ve anarşizan bütün siyasi eğilimlere karşı amansız bir mücadele verdiler. Onlar şunun farkındaydılar: egemen sınıfın etkisine yenik düşen kötü bir önderlik, “proletaryanın devrimci görevinin yerine getirilmesini engelleyebilir, yavaşlatabilir, zorlaştırabilir, erteleyebilir.” [31]

Mevcut durum, büyük ölçüde işçi sınıfı önderliğinin başarısızlıkları eliyle yaratılmıştı.

Faşizm hiç de sosyalizmin “yerine” gelmedi. Faşizm, kapitalizmin devamıdır, onun varlığını en vahşi ve canavarca önlemlerle sürdürme çabasıdır. Kapitalizm, yalnızca proletarya sosyalist devrimi zamanında başarıya ulaştıramadığı için faşizme başvurma fırsatı elde etti. Proletarya, görevini yerine getirirken oportünist partiler tarafından felç edildi. Söylenebilecek tek şey, proletaryanın devrimci gelişme yolunda bilimsel sosyalizmin kurucularının öngördüğünden daha fazla engel, daha fazla zorluk, daha fazla aşama olduğunun ortaya çıktığıdır. Faşizm ve emperyalist savaşlar dizisi, proletaryanın küçük burjuva geleneklerden ve batıl inançlardan kurtulmak zorunda olduğu, oportünist, demokratik ve maceracı partilerden kurtulmak zorunda olduğu, devrimci öncüyü şekillendirmek, eğitmek ve bu şekilde görevin yerine getirilmesine hazırlanmak zorunda olduğu korkunç okulu oluşturur. İnsanlığın gelişmesi için bu görevin yerine getirilmesinden başka bir kurtuluş yoktur ve olamaz. [32]

2 Eylül 2020

Sürecek

Dipnotlar

[1] Writings of Leon Trotsky 1939-40 (New York: 1973), s. 273

[2] Age.

[3] “Trade unions in the epoch of imperialist decay,” Marxism and the Trade Unions içinde (New York: 1973), s. 9-10

[4] Age., s. 10

[5] Age., s. 11

[6] Age., s. 11

[7] Age., s. 12

[8] Age., s. 12

[9] Age., s. 16

[10] Age., s. 16

[11] Age., s. 16-17

[12] Writings of Leon Trotsky 1939-40, s. 267

[13] Marxism and the Trade Unions, s. 18

[14] “The USSR in War,” In Defence of Marxism (Londra: 1971), s. 24

[15] “The Death Agony of Capitalism and the Tasks of the Fourth International,” (New York, 1981), s.8

[16] Writings of Leon Trotsky 1939-40, s. 331

[17] Age., s. 333-34

[18] Age., s. 335

[19] Age., s. 335-37

[20] Age., p. 33-38

[21] “Socialism and National Defense,” Partisan Review (Temmuz-Ağustos 1940), s. 252

[22] Age., s. 254

[23] Age., s. 256

[24] Age., s. 252

[25] Tim Mason, Nazism, Fascism, and the Working Class (Cambridge, 1995), s. 51

[26] Writings of Leon Trotsky 1939-40, s. 410

[27] Age., s. 412

[28] Age., s. 412-413

[29] Age., s. 413-14

[30] Partisan Review, age., s. 266

[31] Writings of Leon Trotsky 1939-40, s. 416

[32] Age., s. 416-17