Dünya ekonomisi “borç tsunamisi” tarafından yutulmuş durumda

Nick Beams
23 Kasım 2020

Küresel borçlar, COVID-19 pandemisinin başlamasından beri eşi görülmemiş seviyelere yükseldi. Üyeleri arasında 400’den fazla bankanın ve mali kuruluşun bulunduğu Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), bunu bir “borç tsunamisi saldırısı” olarak niteliyor.

IIF, Çarşamba günü yayımlanan Küresel Borç İzleme raporunda, küresel borçların yıl sonuna kadar yeni bir rekor kırarak 277 trilyon dolara ulaşacağını belirtti. Bu meblağ, dünya gayrisafi hasılasının yüzde 365’ine denk geliyor.

Raporda şöyle deniyor: “COVID-19 pandemisi ilerledikçe hükümet ve şirket borçlanmasında keskin bir artışla teşvik edilen küresel borç yükü, 2020’nin ilk üç çeyreğinde 15 trilyon dolar arttı ve şu anda 272 trilyon dolar seviyesinde.”

Washington’daki Anayasa Bulvarı’nda bulunan Merkez Bankası binası [Kaynak: AP Photo/J. Scott Applewhite, file]

Borç artışının boyutu, tek tek ülke ve bölgelere ilişkin verilerde ortaya çıkıyor. Büyük ekonomilerdeki borç, 2019’un sonunda yaklaşık yüzde 380 iken, üçüncü çeyrekte GSYİH’nin yüzde 432’sine sıçradı. Gelişmekte olan piyasaların borçları yaklaşık yüzde 250’ye çıktı. Çin’de bu oran yüzde 335’e ulaştı.

ABD’de toplam borç, geçen yılın sonunda 71 trilyon dolar iken, bu yıl 80 trilyon dolara ulaşma yolunda ilerliyor. Avro bölgesindeki borçlar, bu yılın ilk dokuz ayında 1,5 trilyon dolar daha arttı.

IIF raporu, borç yüklerinin özellikle gelişmekte olan piyasa ekonomileri için ağır olduğunu ve bu yıl bu ekonomilerdeki borcun GSYİH’ye oranla yüzde 26 arttığını söyledi. Sonuç olarak, bu ülkelerdeki devlet gelirlerinin uluslararası mali sermayeye ödeme olarak gidecek kısmı keskin biçimde artıyor.

Bu hafta Zambiya, bir krediyi temerrüde düşüren altıncı gelişmekte olan ülke oldu ve daha fazla temerrüdün gelmesi bekleniyor. Önümüzdeki yılın sonuna kadar, 7 trilyon dolarlık gelişmekte olan piyasa tahvillerinin ve sendikasyon kredilerinin yaklaşık yüzde 15’inin ABD doları cinsinden vadesi gelecek.

Bu ülkelerin borç krizi, dünya ekonomisindeki gerileme nedeniyle yoğunlaşıyor. Uluslararası Para Fonu’na (IMF) göre, dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 4,4 daralması bekleniyor. IMF, 2021 için bir toparlanma öngördü ancak bu tahmin ABD’de ve Avrupa’da COVID-19 vakalarındaki son artıştan önce yapılmıştı.

Borçtaki yükseliş sadece pandemiye yorulamaz. Daha pandemi başlamadan önce, küresel ekonomi, 2018 yılında 2008 mali krizinin etkisinden kısa bir “toparlanma” yaşamasının ardından bir gerileme dönemine giriyordu.

IIF raporuna göre, “Küresel borç birikiminin hızı, 2016’dan bu yana görülmemiş bir hızla, 52 trilyon doların üzerinde arttı.”

Bu artışın 15 trilyon doları 2020’de kaydedilmişken, 2016’daki borç artışı 2012 ile 2016 arasındaki 6 trilyon dolarlık artışı fazlasıyla geride bırakmıştı. Başka bir ifadeyle, pandeminin ortaya çıkmasından önce bile, tüm finansal sistem ve küresel ekonomi, borç birikimine giderek daha fazla bağımlı hale geliyordu.

IIF’de sürdürülebilirlik araştırması direktörü olan Emre Tiftik, borç seviyelerinin krizin başında tahmin edilenden çok daha hızlı bir şekilde yükselmiş olduğunu söyledi. Ekonomideki büyüme açısından “harcanılan paranın karşılığı” çok azdır.

Tiftik’e göre, ekonomik büyüme seviyesinde bir değişiklik olmaksızın borcun artmasının “GSYİH yaratan borç kapasitesinde önemli bir azalmaya tanık olduğumuzu gösteriyor. Agresif destek tedbirleri bir süre bizimle olacak ve kaçınılmaz olarak borcu önemli ölçüde artıracaktır.”

Borç seviyeleri ile GSYİH büyümesi arasındaki ayrışmanın nedenlerini bulmak zor değil. Gelişmekte olan piyasa ekonomileri için artan borcun çoğu, ekonomilerini güçlendirmek ve sağlık, eğitim ve diğer gerekli önlemleri iyileştirmek için değil, mevcut borçlar için faiz ve anapara ödemek üzere kullanılıyor.

ABD ve Avrupa gibi büyük ekonomilerde, altyapı veya sağlık önlemleri için kaynak sağlamak üzere borçlanılmıyor. Borç, şirketler için devasa kurtarma paketlerini finanse etmek için kullanılıyor ya da şirketler tarafından mali piyasalardaki spekülatif işlemleri finanse etmek için alınıyor. Bunların hiçbiri gerçek bir zenginlik oluşturmaz ancak finansal işlemlerden elde edilen kârı artırmak için kullanılır.

Bununla birlikte, para akışı azalması, 2008 mali krizinde ortaya çıktığı gibi, reel ekonomiye yönelik ani etkileri olan bir mali krizi tetikleme tehdidi oluşturur.

IIF, bu tehlikeye dikkat çekiyordu.

“Küresel ekonominin, gelecekte ekonomik faaliyet üzerinde ciddi olumsuz etkiler olmaksızın, borçlanma oranını nasıl düşürebileceği konusunda önemli bir belirsizlik var.”

Bu ayın başlarında mali piyasalarda kırılan bir başka rekor da, “borç tsunamisi” karşısında tüm sistemin artan istikrarsızlığının altını çiziyor.

Bloomberg Barclays Küresel Negatif Faizli Tahvil Endeksi’ne göre, 17.05 trilyon dolar değerindeki tahvillerin artık negatif getirisi var; yani tahvilin fiyatı o kadar yüksek ki yatırımcı tahvili vadeye kadar elinde tutarsa zarar eder.

Elbette, hiçbir yatırımcı zarar etmek için büyük miktarlarda para yatırmaz. Onlar şunun üzerine bahis oynuyorlar: Tahvilin fiyatı daha da yükselecek ve getiriyi düşürecek (ikisi ters ilişkilidir) ve sattıklarında sermaye kazancı elde edecekler.

Tahvil piyasası ancak dünyadaki merkez bankalarının müdahalesiyle ayakta tutuluyor. Sadece Fed, ABD devlet borçlarını satın almak için ayda 80 milyar dolar (yılda yaklaşık 1 trilyon dolar) harcıyor.

BlueBay Asset Management’ın baş yatırım yöneticisi Marx Dowding’in Financial Times’a söylediği gibi: “Merkez bankaları, hükümetlerin onlara yöneltebileceklerinden daha fazla borç satın alıyorlar. Bu, devasa mali genişlemeye rağmen getirileri aşağı çekiyor.”

Ancak düşük getiri, yükümlülüklerini yerine getirmek için geleneksel olarak sağlam devlet tahvillerinin getirilerine güvenen emeklilik fonlarının ve hayat sigortası şirketlerinin yatırım stratejilerini tamamen bozmuş durumda.

Sonuç, Dowding’in belirttiği üzere, yatırımcıları, daha yüksek getiri oranı aradıkları için hükümetler ve şirketler açısından durmadan daha riskli borç finansmanına itmek oluyor. Aynı süreç, mali otoritelerin trilyonlarca dolar enjekte etmesi sonucunda borsaları rekor seviyelere yaklaştırdı.

Borcun devasa büyümesi, kapitalist hükümetlerin pandemiyle mücadele etmek için herhangi bir anlamlı eylemde bulunmayı reddetmelerinin ortaya çıkardığı “ölüm tsunamisi”ne karşı işçi sınıfının kendisini savunma mücadelesinde belirleyici ve acil sonuçlara sahiptir.

Borç, tıpkı diğer tüm finansal varlıklar gibi, kendi başına bir değer değildir. Borç, bir hayali sermaye biçimidir. Kapitalist üretim sürecinde işçi sınıfından çıkarılacak artık değer üzerindeki bir hak iddiasıdır.

Bu süreç herhangi bir şekilde kesintiye uğrarsa, hayali sermaye dağı bir çöküş tehdidiyle karşılaşır. Bu durum, pandeminin ilk etkisine ve ona karşı harekete geçen işçilerin artan taleplerine tüm mali piyasalarda bir donmanın eşlik ettiği Mart ayı ortasında görülmüştü. Potansiyel erime, ancak Fed’in ve diğer merkez bankalarının müdahalesi ve buna işe geri dönüş hamlesinin eşlik etmesi ile önlendi.

Şimdi, pandeminin ikinci ve üçüncü dalgaları sırasında, mali oligarşinin tüm kesimlerinin ve onların siyasi temsilcilerinin talebi, herhangi bir kapanma/karantina olmamasıdır. Yani, pandeminin üstesinden gelmek için, hayati önemi olmayan hizmetlerin ve sektörlerin kapatılmasına ve bundan etkilenen işçilere maaş sağlanmasına dayanan hiçbir etkili önlem alınmayacak.

İnsani bedeli ne olursa olsun, işçi sınıfından artık değer çıkartılmaya devam etmelidir.

Mevcut durum, WSWS’nin şu konusundaki ısrarının altını çizmektedir: pandemi krizinin çözümü, uluslararası işçi sınıfının sosyalist bir programı uygulamaya koymak üzere siyasi iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bağımsız mücadelesinin gelişmesinden geçmektedir.